30 Kasım 2009 Pazartesi

FİLM KRİTİK: Gamer (2009)

Yakın gelecekte idam mahkumları, bedenlerinin başka oyuncular tarafından yönetildiği ‘Slayers’ isimli gerçek bir savaş oyununa katılabilmektedirler. Televizyonun en çok izlenen programı olan Slayers’da 30 bölüm hayatta kalmayı başaran mahkum serbest bırakılacaktır. Yarışmada ‘Kable’ ismi verilen John Tillman, 27 bölüm ölmemeyi başarmış, 30. oyunu da atlatıp karısına ve kızına kavuşmayı umut eden bir mahkumdur.

Bu filmi Surrogates’in ardından izlemem enteresan bir tesadüf oldu. İlkinde insanlar Suretler’i yönetirlerken burada başka insanların bedenlerini yönetebiliyorlar. Her ne kadar fikir ilginç gibi görünse de film bilim kurguyla harmanlanmış son derece vasat bir dövüş filmi olmaktan öteye geçemiyor. Bu film yerine –henüz izlemeyenlere- benzer yönleri bulunan The Running Man’i izlemelerini öneririm.

http://www.imdb.com/title/tt1034032/

FİLM KRİTİK: Surrogates (2009)

Gelecekte insanlar evlerinden çıkmadan, “Suret” adı verilen robotlarını yöneterek dış dünyayla bağlantı kurmakta, işlerine-okullarına gitmekte, sosyalleşmektedirler. ‘Suretler’in kullanılmaya yaygın biçimde kullanılmaya başlanmasından beri suç oranında da büyük bir düşüş yaşanmıştır. Bu yaşam biçimini reddedip doğal yoldan yaşayan küçük bir grup insan da bir kampta bulunmaktadır. Bu teknolojinin mucidi olan bilim adamının oğlunun öldürülmesi akıllarda bir takım soru işaretleri uyandırır. FBI ajanı Tom Greer (Bruce Willis) bu davaya verilir. Ajan Greer olayı araştırdıkça durum farklı yönlere gitmeye başlar.

Aynı isimli çizgi romandan uyarlanan film (yakın dönemde çizgi romanına da bir göz atmaya niyetliyim) güzel bir polisiye-bilim kurgu. Türün klasikleri arasına girecek bir yapım değil ancak eleştirmenlerin ve çoğu izleyicinin yaptığı gibi yerden yere vurulacak kadar da kötü bir film değil. Bazı klişeler barındırsa ve bazı hususlar tahmin edilebilir olsa da türün takipçilerine önerilir.

http://www.imdb.com/title/tt0986263/

DİZİ KRİTİK: The Prisoner (2009)

Genç bir adam çölde kendine gelir. Nerede olduğunu, oraya neden ve nasıl geldiğini bilmemektedir. Yaşlı bir adamın silahlı kişilerce kovalandığını görür. Kollarında can veren yaşlı adamın söyledikleri o an için kendisine pek anlamlı gelmez. Çölde bir süre ilerledikten sonra bir kasabaya varır. ‘Village’ adı verilen bu yerleşimde isim yerine sayıları olan insanlar oldukça mutlu ve huzurlu görünmektedirler. Ancak burada kaldıkça ve özellikle de gitmek istediğinde durumun pek de göründüğü gibi olmadığını anlar.

Altı bölümlük bu mini dizinin ilk iki bölümünü diziyi merak ettiğim, üçüncü bölümünü konunun nasıl akacağını görmek istediğim, dördüncü bölümünü artık temponun artacağını umduğum, beşinci bölümünü mevzunun nereye bağlanacağını merak ettiğim için; son bölümünü ise “Bu kadar izledik, bari sonunu getirelim” diye sıkıla darlana izledim. Biraz Truman Show, biraz Dark City, biraz da Pleasantville tadı var. Ancak bu güzel referanslar, bunun iyi bir dizi olduğunu düşünmenize sebep olmasın. Son derece sıkıcı ve durağan temposuyla içinizi daraltan bir yapım. Uzak durmanız kendi iyiliğin için.

http://www.imdb.com/title/tt1043714/

24 Kasım 2009 Salı

FİLM KRİTİK: Pandorum (2009)

Dünya’daki kaynakların tükenmesi üzerine, Dünya benzeri bir gezegene kolonicileri taşıyacak dev bir uzay gemisi gönderilir. Uzun zaman sürecek bu yolculukta mürettebatın bir kısmı uyutulurken bir kısmı görev yapacaktır. Onbaşı Bower uyanıp uyku kabininden dışarı çıkar. Ancak prosedüre uygun olarak, görevi devralacağı ekip tarafından uyandırılmamıştır. Geminin enerjisinde dalgalanmalar yaşanmaktadır. Uzun süreli uyku sonucu yaşadığı geçici hafıza kaybını yendikçe kim olduğunu ve görevini hatırlamaya başlar; ayrıca gemide bir takım terslikler yaşanmakta olduğunu fark eder.

Bir başyapıt olmasa da güzel bir bilim kurgu filmi. Türe aşina olanlar filmin etkilendiği filmleri aşağı yukarı çıkarabilirler. Ayrıca bazı olayları tahmin etmek yine benzeri filmleri izlemiş kişiler için pek de zor olmayacaktır. Sıkılmadan izleyebileceği bir bilim kurgu filmi –ki son zamanlarda bulmak giderek güçleşiyor- izlemek isteyenlere önerilir.

http://www.imdb.com/title/tt1188729/

21 Kasım 2009 Cumartesi

FİLM KRİTİK: JSA (Joint Security Area) (Gongdong Gyeongbi Guyeok) (2000)

Kuzey Kore ve Güney Kore sınırında, iki Kuzey Koreli asker bir Güney Koreli asker tarafından öldürülür, bir diğeri de yaralıdır. Askerlerin ifadelerine göre Kuzey Koreliler tarafından kaçırılan asker, kurtulmayı başarıp iki düşman askerini öldürerek kendi bölgesine dönmeyi başarır. Olayın uluslar arası bir krize dönüşmesinden, hatta bir savaşa yol açmasından çekinildiği için, konuyu araştırması için İsviçreli barış gücünden bir asker görevlendirilir. Soruşturmayı yürüten bu subay, askerlerin ifadelerini inceledikçe bir tutarsızlık olduğunu fark eder.

Her ne kadar oldukça beğenilen ve övgü toplayan bir film olsa da ben sıkılarak izledim. Tamam, ortada gerçekte ne olduğu merak edilen bir durum var ama yeterince sürükleyici olmayı başaramıyor. Olaylar ağır aksak ilerliyor ve çoğu Uzak Doğu filmine can sıkıcı bir boyut katan “kim kimdi yahu” faktörü bu filmde de söz konusu.

http://www.imdb.com/title/tt0260991/

19 Kasım 2009 Perşembe

FİLM KRİTİK: Orphan (2009)

İki çocuk sahibi genç bir çift, üçüncü çocuklarını doğum esnasında kaybederler. Psikologlarının da tavsiyesi üzerine, kaybettikleri çocuklarının yarattığı psikolojik boşluğunu, yetimhaneden evlat edinecekleri bir çocukla doldurmaya karar verirler. Yetimhanedeki çocuklar arasında Eshter dikkatlerini çeker. Diğer çocuklardan biraz farklı olsa da çok yetenekli ve çok zeki bir kızdır. Ancak eve gelişinden itibaren bir takım huzursuz edici gelişmeler yaşanmaya başlar.

“Eve-aileye sonradan gelip ortamın düzenini-huzurunu bozan ‘öteki’ ” teması her ne kadar çok orijinal bir konu olmasa da film şaşırtıcı biçimde güzel. İzlemeye başlarken muhtemelen yarısında sıkılıp kapatacağımı tahmin ediyordum –ki bu aralar sıklıkla karşılaştığım bir durum- ancak tam tersine, sonuna dek ilgiyle izledim. Evet, çok farklı bir hikaye anlatmıyor ve bazı konular iyi bir film izleyicisi tarafından tahmin edilebilir (veya en azından hakkında tahmin yürütülebilir) şekilde. Ancak film sıkıcılıktan uzak bir biçimde, teklemeden akıyor. Özellikle Eshter’i canlandıran küçük kız çocuğu son derece başarılı. İyi bir gerilim izlemek isteyenlere tavsiye olunur.

http://www.imdb.com/title/tt1148204/

11 Kasım 2009 Çarşamba

FİLM KRİTİK: Novaya Zemlya (2008)

Yakın gelecekte Rus hapishanelerinde yer kalmadığı için yeni bir çözüm üretilir: Novaya Zemlya Projesi. Bu projeye göre azılı mahkumlar bir adaya götürülüp bırakılacak, yanlarına da ihtiyaç duyacakları eşyalar ve erzak bırakılacaktır. Mahkumların adaya terk edilmesinin ardından, güçlünün hüküm sürdüğü vahşi bir düzen kurulur. Adadaki olayları, yaşanan gelişmeleri mahkumlardan Ivan Georgevic’in gözünden izleriz.

Biraz Battle Royale’i, biraz Condemned’ı anımsatan, ancak ikisinden de farklı bir yolda ilerleyen, hoş bir film. Yer yer –nispeten- sıkıcı bölümleri olsa da, genel olarak izlenesi bir film.

http://www.imdb.com/title/tt1234435/

8 Kasım 2009 Pazar

FİLM KRİTİK: Moon (2009)

Sam Bell, Ay’daki üç yıllık görev süresinin bitmesine iki hafta kalmış bir astronottur. Dünyanın enerji ihtiyacının büyük kısmını karşılayan Helyum-3’ün Ay’dan çıkarılmasını sağlayan makineleri yönetmektedir. Yaptığı rutin işlerden son derece sıkılmış; Dünya’yı, evini, ailesini özlemiş ve bir an önce kalan zamanını doldurup dönmek istemektedir. Bulunduğu Ay üssünde kendisine arkadaşlık eden tek varlık, ileri derecede yapay zekaya sahip Gerty isimli bilgisayardır. Ancak hasat makinelerinden biriyle bir kaza yaşar ve bunun üzerine dünyadan bir kurtarma ekibi gönderilmesine karar verilir.

Filmin konusunu ilk okuduğumda 2001 benzeri bir filmle karşılaşacağımı düşünmüştüm. Ancak daha farklı bir film çıktı karşıma: Oldukça hoş bir bilim kurgu-drama. Yüksek tempolu bir bilim kurgu bekleyenleri hüsrana uğratacaktır. Astronot Sam Bell rolüyle Sam Rockwell gayet başarılı bir performans sergilemiş. Ayrıca bilgisayar Gerty’i de Kevin Spacey seslendirmekte.

http://www.imdb.com/title/tt1182345/

30 Ekim 2009 Cuma

ANİMASYON KRİTİK: 9 (2009)

Gelecekte, insanlarla makinelerin giriştiği savaş sonucu dünya üzerinde canlı kalmamıştır. Sadece sırtlarında rakamlar olan minik mekanik varlıklar ve canavar bir robot vardır. 9 numara gözlerini böyle bir dünyaya açar. İlk başta anlam veremediği bu dünyada önce kendisi gibilerin oluşturduğu ufak bir topluluğu bulacak, sonrasında onlara mücadele etme cesareti verecektir.

Çok hoş, çok tatlı, pek şirin bir animasyon. Projenin arkasındaki isim Tim Burton. Ancak üstadın içinde veya ardında yer aldığı Nightmare Before Christmas veya Corpse Bride kadar başarılı bir yapım beklemeyin. Hele de Nightmare Before Christmas gibi tekrar tekrar seyredilecek bir film değil. Bir kez seyredin, keyifle izleyin, rafa kaldırın.

http://www.imdb.com/title/tt0472033/

29 Ekim 2009 Perşembe

FİLM KRİTİK: The Children (2008)

Evli bir çift, yılbaşı tatillerini geçirmek için çocuklarıyla birlikte, şehir dışındaki akrabalarının yanına giderler. Ancak bir süre sonra çocuklar tuhaf davranışlar göstermeye, anne babalarına saldırmaya başlarlar.

Çocukların korku öğesi olarak kullanılması güzel bir fikir. Fakat öykü ağır aksak ilerliyor ve ortaya sıkıcı bir film çıkıyor.

http://www.imdb.com/title/tt1172571/


27 Ekim 2009 Salı

HALLOWEEN - Cadılar Bayramı

Hazır Cadılar Bayramı’na sayılı gün kalmışken, filmlerden ve yaptıkları Halloween özel bölümleriyle dizilerden aşina olduğumuz, ancak çoluk çocuğun öcülü böcülü kostümler giyip, kapı kapı dolaşarak şeker istemeleri, mahalle sakinlerinin kapılarının önüne içinde mum yanan oyulmuş balkabağı koymaları dışında çok da bir bilgiye sahip olmadığımız bu enteresan gün ve kökeni hakkında biraz bilgi vermeye çalışacağım.

Halloween 31 Ekim’de kutlanan bir bayramdır. Kökeni, bir Kelt festivali olan Samhain’a dayanmaktadır. Samhain Festivali, bir tür hasat festivali olarak kutlanmaktaydı. Yılın aydınlık yarısının (yaz) bitişini ve karanlık yarısının (kış) başlangıcını temsil etmekteydi. Aynı zamanda Kelt yeni yılını da ifade ederdi.

Kökeni: Bir hasat festivali olmasının yanı sıra, aynı zamanda bir de Ölüler Festivali olma özelliğine sahipti. Eski Gaeller, bizim dünyamız ile ölüler dünyası arasında bir sınır olduğuna ve bu sınırın Samhain’de iyice inceldiğine, bu sebeple de yılın bu döneminde ölülerin bu tarafa kolayca geçebildiğine inanırlardı. Festival gecesi ateşler yakılır, kurban edilen hayvanların kemikleri bu ateşlerde yakılırdı. İnsanlar, ruhların kendilerini onlardan biri zannetmeleri (veya korkup kaçmaları) için çeşitli kostümler giyerlerdi. Bu gelenek 19. yüzyılda Amerika’ya göç edenler tarafından devam ettirilmiştir.

İsim: Halloween tabiri aslında Hallowe’en şeklinde telaffuz edilir ki bu da All Hallows’ Even’ın kısaltılmış halidir. Buradaki ‘even’ ise ‘evening’in kısaltılmışıdır. Ayrıca Hıristiyan inancındaki All Saints’ Day (Azizler Günü) de Halloween’in ertesi günü kutlanır.

Trick or treat: Bir diğer rivayete göre bu gecede insan kılığına giren ölüler ev ev dolaşıp ev sahiplerinden yiyecek isterler, yiyecek verenlere bütün bir yıl boyunca iyi davranır, vermeyenlere ise kötü oyunlar oynarlardı. Bu da günümüzde çocukların kapı kapı dolaşıp şeker istemeleri şeklinde sürmektedir. (Trick or treat: “Ya şeker ver ya da oyun oynarız.”)

Balkabağı: Oyularak içinde mum yakılan balkabağının ismi Jack-o-Lantern’dır. Efsaneye göre Jack isimli düzenbaz bir şahıs, Şeytan’ı bir ağacın tepesine çıkarıp ağaca bir haç kazıyarak Şeytan’ın aşağı inememesini sağlar. Şeytan’la pazarlık yaparak kendisine bir daha yaklaşmamasını ister. Ağaçtan inebilmek için Şeytan bu şartı kabul eder. Öldükten sonra Cennet’e kabul edilmeyen Jack, Cehennem’e de kabul edilmez. Şeytan’ın kendisine verdiği, içinde bir köz yanan şalgamın ışığında Cennet’le Cehennem arasındaki bir bölgede kalır. Amerika’ya göç eden İrlandalı göçmenler bu efsaneye dayanan geleneklerini balkabağı kullanarak sürdürürler.


22 Ekim 2009 Perşembe

FİLM KRİTİK: Paranormal Activity (2007)

Genç bir çift olan Katie ve Micah, yaşadıkları evde tuhaf sesler duymakta, sebebi açıklanamayan bazı küçük olaylar yaşamaktadırlar. Katie, bunların doğaüstü kaynaklı olduğunu düşünmektedir. Bunun üzerine Micah, gerçekten böyle bir durum olup olmadığını anlamak, varsa durumun sebebini görüntülemek için bir video kamera alır. Evdeki gündelik hayatlarından kesitleri ve özellikle de gece uyurlarken yatak odalarında neler olduğunu kaydetmeye başlarlar.

Sonunda aylardır dört gözle beklenen, tırım tırım aranan, hayali kurulan film bulundu ve izlendi. Öncelikle şunu belirteyim ki filmi beklediğim kadar etkileyici ve korkutucu bulmadım. Filmde ürkütücü, ürpertici, tedirgin edici sahneler mevcut ancak genel olarak baktığımda bugüne dek izlediğim en iyi korku filmleri sıralamamda kesinlikle üst sıralarda yer alamaz.

Filmin öyküsü, klasik ‘perili-hayaletli ev’ filmlerindekinden çok farklı değil. Farkı yaratan işlenişi ve kullandığı teknik. Filmin amatör kamera ile çekilmesi, amaçlandığı üzere gerçeklik hissi uyandırmayı gayet iyi başarıyor. İzleyicide, görüntülenen olayların gerçekten de yaşandığı etkisi bırakıyor.

Amatör kamerayla çekilen korku filmi fikrinin öncülü sayılan The Blair Witch Project’le karşılaştıracak olursak, Paranormal Activity’nin daha tedirgin edici olduğunu söyleyebilirim. Bunun sebebi de Blair Witch’in açık arazide geçerken bu filmin bir evde geçiyor olması. Dolayısıyla izleyicinin özdeşim kurması, izlediği olayların başına gelebileceği hissinin uyanması daha rahat gerçekleşiyor. Ancak Paranormal Activity, ‘korkutma öğeleri’ içeren sahneler haricindeki, çiftin gündelik hayatını yansıttığı bölümlerde biraz yavan kalıyor.

Belki uzun süre ulaşılamadığı, belki de hakkında yazılıp çizilen övgü dolu yorumlar nedeniyle sanırım beklentimi çok yüksek tuttum bu filme karşı. Kesinlikle kötü bir film değil. Korku sinemasına meraklı herkesin muhakkak izlemesi gerektiğini düşündüğüm bir film. Ancak benim gözümde bir başyapıt olmayı başaramadı.

http://www.imdb.com/title/tt1179904/

18 Ekim 2009 Pazar

FİLM KRİTİK: Trick ‘r Treat (2008)


Film, Cadılar Bayramı gecesinde, bir kasabada geçen, bazı noktalarda birbirleriyle kesişen dört hikayeyi anlatıyor: Dolaştıkları evlerden şeker yerine balkabağı isteyen çocuklar, birkaç erkek bulup parti yapmak isteyen genç kızlar, okul müdürü, yaşlı ve yalnız bir adamın öykülerini izleriz.

Filmin imdb notunu gördükten ve hoşuma giden açılışını izledikten sonra, mükemmel olmasa da vasatın üstünde bir film izleyeceğimi düşünmüştüm. Ancak durum pek de öyle olmadı. Filmin dört öyküsünün de pek orijinal olduğunu söyleyemem. Yine de içlerinden birini seçmem gerekse, balkabağı toplayan çocukların olduğu bölümü daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.

http://www.imdb.com/title/tt0862856/

3 Ekim 2009 Cumartesi

FİLM KRİTİK: Drag Me to Hell (2009)

Bir banka şubesinin kredi bölümünde çalışan Christine, aldığı kredi vadesinin biraz daha uzatılıp oturduğu eve el konmaması için talepte bulunan yaşlı bir kadının bu isteğini reddeder. Çingene olan bu yaşlı kadın, aşağılanıp rezil edildiğini düşünerek genç kızı lanetler. Christine üç gün boyunca kabus gibi bir hayat geçirecek, sonrasında da ölecektir.

Sam Raimi’nin korku türüne dönüş yaptığını duyduğumda gerçekten çok umutlanmıştım ama boşunaymış. Üstat, Evil Dead 2 ve 3’te yaptığı gibi korku ve komedi karışımı bir film çıkarmış ortaya. Evvelden beridir korku-komedi kırması filmlere ısınamamışımdır. Benim nazarımda bir film ya korku filmdir ya komedi, ikisini harmanlanmaya çalışan filmlerse şebeklikten öte bir şey değildir. Maalesef Drag Me to Hell de bu tabiri hak eden bir film olmuş. İşin daha da vahim yanı, sözde komik olduğu düşünülen sahneler çıkarılsa dahi, film ortalama bir korku filminden öteye gidemeyecek bir hikayeye sahip. Sessizliğin hakim olduğu bir sahnede, normal sesin 20 katı yüksek bir efektle “bir şey”in sahneye girerek seyircinin yerinden hoplatılmaya çalışılmasına, hele ki bu bayatlamış tekniğin ‘üstat’ bildiğimiz bir yönetmence kullanılmasına diyecek söz bulamıyorum. Bir çingene tarafından lanetlenme konulu hikayelere ilginiz varsa size Stephen King’in The Thinner (ülkemizde Falcı ismiyle İnkılap Yayınevi tarafından yayınlandı) adlı romanını tavsiye ederim.

http://www.imdb.com/title/tt1127180/

FİLM KRİTİK: District 9 (2009)

Yaklaşık 20 yıl önce, Johannesburg semalarında devasa bir uzay gemisi belirir. Bir süre sonra güvenlik güçleri geminin içine girdiklerinde, sağlıksız koşullardaki uzaylılarla karşılaşırlar. Geminin altındaki bölgeye bir kamp alanı kurulur ve mülteci durumundaki uzaylılar buraya yerleştirilirler. Zamanla bu bölge varoş mahalle haline gelir. Uzaylılar, insanlar tarafından orada istenmemekte, gitmeleri için gösteriler düzenlenmektedir. Uzaylılar konusuyla ilgilenen MSU adlı kuruluş, 9. Bölge’deki uzaylıların, daha uzak bir bölgede kurulan yeni bir yerleşim alanına taşınmalarına karar alır. Bunun için de bölgedeki uzaylılara öncelikle tahliye belgelerini imzalatmak gerekmektedir.

Doğrusu son zamanlarda yaşadığım en büyük hayal kırıklığı oldu diyebilirim bu film için. Film hakkında o kadar konuşulması, sağlam bir filmin geldiği şeklinde yapılan yorumlar, IMDB’deki sırası… Haliyle insanın beklentilerini yükseltiyor. Açıkçası filmi son derece manasız ve gereksiz buldum. Uzaylılar üzerinden göçmen-mülteci sorunlarına mı değinilmeye çalışılmış, farklı bir bilim kurgu filmi çekilmeye mi çalışılmış, çözemedim. Ne filmin ana karakteri olan Wikus’a (Cronenberg'in The Fly'ındaki Seth Brundle'ı anımsatmasına rağmen), ne de uzaylı ırka empati besleyebildim. Sırf “Neymiş bu kadar bahsedilen film?” diyerek meraktan izlenebilir. Ancak fazla bir şey beklememek lazım.

- Dikkat! Buradan sonra yazıda yer alanlar ‘spoiler’ niteliği taşımaktadır. Filmi izlemeden okumayınız. -

Film konu itibarıyla sıkıcı olmasının yanı sıra, pek çok soruyu da yanıtsız bırakıyor. Bu yaratıklar kimdir, nedir, nereden gelmişlerdir, kendi arzularıyla mı gelmişler yoksa sürgün mü edilmişler, gemi neden bozulmuş, hedefleri Dünya mıymış yoksa kaza eseri mi gezegenimize gelmişler, gezegenlerinden kaçmışlar mı, güvenlik güçleri kamp alanına indirilen uzaylıların yanlarına silah almalarına izin verme salaklığını nasıl yapmış… Ve daha onlarcası. Tamam, bir film, konusuyla ilgili her potansiyel soruya cevap vermek zorunda değildir. Ancak yukarıda saydıklarım gibi, konunun temeliyle alakalı bir takım hususları geçiştiriyorsa, bu can sıkıcı bir durum teşkil eder.

http://www.imdb.com/title/tt1136608/

2 Ekim 2009 Cuma

DİZİ KRİTİK: Harper’s Island (2009)


Henry, zengin bir işadamının kızı olan, çocukluk aşkı Trish ile düğünlerini gerçekleştirmek için, çocukluklarında her yaz tatillerini geçirdikleri Harper Adası’nı seçerler. Yedi yıl önce adada bir takım cinayetler işlenmiş, John Wakefield isimli bir katil, altı kişiyi vahşice öldürmüştür. Bu katliamda annesini kaybeden, aynı zamanda adanın şerifinin de kızı olan Abby, bu olaylardan sonra adayı terk etmiş ve o günden beri adaya ayak basmamıştır. Hem gelinin hem de damadın arkadaşı olduğu için kendini düğüne katılmak zorunda hisseder. Böylece akrabalar ve arkadaşların doldurduğu bir tekne Harper Adası’na doğru demir alır. Ancak düğün davetlilerinin adadaki otele yerleşmelerinin ardından adada garip ve rahatsız edici olaylar cereyan etmeye başlar.

Bu 13 bölümlük mini diziyi izlemeye başladığımda, en fazla iki-üç bölüm izledikten sonra sıkılıp bırakacağımı düşünüyordum. Ancak dizi gerçekten sürükleyici ve merak uyandırıcıymış. Tek bir adada ve belli sayıda karakterin arasında geçiyor olmasına rağmen, kesinlikle sıkıcı bir hale bürünmüyor. Özellikle, gerektiği yerde şiddet içeren sahnelerden kaçınılmaması gayet hoş. Her ne kadar daha güzel, daha vurucu bir sonla bitirilebileceğini düşünüyor olsam da, yeni bir şeyler arayanlara öneririm.

http://www.imdb.com/title/tt1232320/

11 Eylül 2009 Cuma

FİLM KRİTİK: Book of Blood (2008)


Yıllardır paranormal olayları araştıran, bu konuda kitaplar yazan ve üniversitede ders veren Prof. Mary Florescu, iddialarını kanıtlayabileceği yeni bir vakanın peşine düşer. Yıllar önce doğaüstü olayların yaşandığı bir evde yaşayan bir ailenin genç kızları vahşice ve açıklanamaz bir biçimde öldürülmüştür. Teknik konulardaki yardımcısıyla birlikte, araştırma yapmak üzere, terk edilmiş eve yerleşirler. Ayrıca bir takım özel yetenekleri olduğunu düşündüğü bir öğrencisinin de kendilerine katılmasını ister.

Midnight Meat Train’den sonra, gereksiz bir biçimde çekilen bir başka Clive Barker öyküsü. Film, son 15-20 dakikası hariç gayet sıkıcı bir biçimde işliyor. Tamam, fikir gayet güzel ve orijinal (elbette ki yazarından ötürü) ancak bu da filmin sonuna dek ortaya çıkmıyor. Sonuçta vasat bir film olmuş maalesef. Sanırım bir süre daha uyarlamalarını izlemektense, öykülerini tekrar tekrar okumaya devam edeceğiz üstadın.

http://www.imdb.com/title/tt1169809/

9 Eylül 2009 Çarşamba

FİLM KRİTİK: From Within (2008)


Kendi halinde, mutaassıp bir Amerikan kasabasında bir intihar furyası başlar. Her gün kasaba halkından biri intihar etmektedir. Kasaba halkı, daha önce yaşamadıkları böyle bir olay karşısında şaşkına döner ve bir anlam veremez. Bu durumu, yıllar önce kasabalarında yaşamakta olan ve ahırında çıkan bir yangın sonucu ölen, cadı olduğunu düşündükleri bir kadının oğullarının kasabaya dönüşüyle bağdaştırırlar.

Fikir orijinal gibi dursa da vasat bir korku filmi.

http://www.imdb.com/title/tt1063056/

6 Eylül 2009 Pazar

FİLM KRİTİK: Dead Time: Kala (2007)

Bir otobüs garında tuhaf bir suç işlenir. Beş kişi, diğer insanlar tarafından yakılarak öldürülürler. Olay yerine gelen polis konuyla ilgili detaylı bilgiler verebilecek bir görgü tanığı bulamaz. Ellerindeki tek ipucu, yakılan adamlardan birine olaydan önce bir kadının ‘hırsız’ diye bağırmasıdır. Diğer yandan narkolepsi hastası olan bir gazeteci de bu olayı araştırmaktadır. Kurbanlardan birinin eşiyle röportaj yapmak ister ancak kadın kabul etmeyince şansını biraz zorlamaya karar verir. Sahip olmaması gereken bir takım bilgiler edinir. Böylece etrafında gizemli ölümler gerçekleşmeye başlar.

Eylül 2009 tarihli Sinema dergisinin Gömülü Hazineler bölümü sayesinde keşfettiğim bir film. Gerçekten de film övüldüğü kadar başarılı. Hele ki düşük bütçesi ve Endonezya gibi bir memlekette çekildi göz önünde bulundurulursa. Konusunun enteresanlığı ve barındırdığı gizemin yanı sıra çeşitli türler arasında başarıyla geziniyor: Kara film, korku, gizem, polisiye, hatta az bir tutam distopik bilim kurgu. Sıradan bir yönetmenin elinde, komik bir sonuç ortaya çıkaracak tüm bu malzeme, Joko Anwar tarafından maharetle işlenmiş. Filmin tek hoşuma gitmeyen yönü, final kısmı oldu. Bunun dışında farklı filmler keşfetmek isteyen herkese öneririm. (Bu arada yönetmenin 2009 tarihli yeni filmi Pintu Terlarang’ı merakla beklediğimi söylemeden de geçemeyeceğim.)

http://www.imdb.com/title/tt0946998/

4 Eylül 2009 Cuma

FİLM KRİTİK: Strange Days (1995)

Hak ettiği itibara mazhar olamamış bir bilim kurgu baş yapıtı üzerine birkaç kelâm…

2000 yılına, dolayısıyla yeni milenyuma birkaç gün kalmıştır. Filmin geçtiği şehir olan Los Angeles sokaklarına şiddet ve kaos hakimdir. Her köşe başında kavgalar; sokaklarda cinayet, talan ve kundaklama artık normal karşılanmaktadır. Polis ve askeri kuvvetler şiddet olaylarını bastırmakta yetersiz kalmaktadır. İnsanlar SQUID adı verilen karaborsa bir teknoloji sayesinde, başkalarının kaydettikleri anıları yaşayabilmektedirler. Bu yasadışı diskler sayesinde insanlar fantezilerini, düşlerini kısa bir süreliğine de olsa gerçekleştirebilmektedirler. Meslekten atılmış eski bir polis olan Lenny Nero ise bu disklerin ticaretini yaparak geçimini sağlamaktadır. Ancak bir gün eline geçen bir disk yüzünden, boyundan büyük işlere bulaşır.

Strange Days, gerçekten de adı gibi tuhaf denebilecek bir film. Bunun sebebi ise, yukarıda da belirttiğim gibi, köşe bucak didikleyen sinefiller dışında, çoğu bilim kurgu sineması meraklısının dahi pek bilmediği bir film. Kötü bir film değil, tam tersine çok başarılı bir film. Yönetmeni Near Dark gibi kısmen kült statüsüne ulaşmış bir filmi yönetmiş deneyimli bir yönetmen olan Kathryn Bigelow. Filmin senaryosu James Cameron’a ait. Başrollerde Ralph Fiennes, Angela Bassett, Juliette Lewis gibi usta oyuncuların olmasının yanı sıra yan rollerde de Tom Sizemore, William Fichtner, Michael Wincott gibi yine deneyimli oyuncular yer alıyor. O zaman bu filmin böylesine kıyıda köşede kalmasının sebebi ne? Doğrusu bilemiyorum. Gerçekten ‘tuhaf’ bir durum.

Film bir bilim kurgu filmi olmasının yanı sıra polisiye-suç filmi olarak da değerlendirilebilir. Son derece sağlam bir hikayeye sahip olan film aksiyonu da, şiddeti de, aşkı da, bilim kurguyu da, müziği de dozunda kullanmış. Müzik demişken, filmin soundtrack’inde yer alan (hatta kimi sahnelerde görülen) isimler arasında Prong, Marilyn Manson, Testament, Skunk Anansie gibi gruplar var.

Keşfetmeyi başarmış mutlu azınlık tarafından kült muamelesi gören bu filmi sadece bilim kurgu meraklılarına değil, sinemaya ilgi duyan ve iyi bir film izlemek isteyen herkese şiddetle tavsiye ediyorum.

http://www.imdb.com/title/tt0114558/


DİZİ KRİTİK: Psychoville (2009)

Hayatta dibe vurmuş bir palyaço; oyuncak bir bebeğin kendi bebeği olduğunu zanneden bir hemşire; bir tür ticaretten zengin olmuş yaşlı ve kör bir adam; tiyatro oyunculuğu yapan bir cüce; annesiyle birlikte yaşayan, seri katillere meraklı, sorunlu bir adam… Birbiriyle oldukça ilgisiz görünen bu beş karakter bir gün gizemli birer mektup alırlar. Mektupta “Ne yaptığını biliyorum” yazmaktadır. Kimisi mektubu yırtar atar, kimisi geçmişindeki bir olay yüzünden şantaj yapıldığını düşünür, kimisi anlam veremez. Böylece biz de bu birbirinden garip beş tipin hayatına daha yakından bakmaya başlarız.
Komedi dizisi olarak çekilmese, böylesi enteresan karakterler ve böyle bir konuyla gayet başarılı bir gizem dizisi olabilirmiş. Her ne kadar kimi kısımlar oldukça eğlenceli olmasına rağmen, absürtlük düzeyi yüksek bölümler can sıkıcı olabiliyor. Kesinlikle her zevke göre değil.

http://www.imdb.com/title/tt1305562/


3 Eylül 2009 Perşembe

ÇİZGİ DİZİ KRİTİK: Wolverine and the X-Men (2008)

Enstitünün bahçesinde meydana gelen, kaynağı belirsiz bir patlama yüzünden tüm X-Men üyeleri bambaşka yönlere dağılırlar. Profesör Xavier sırra kadem bastığı için ekibi tekrar bir araya toplama görevi de Wolverine’e düşer. Magneto ise insanlardan uzak bir adada, mutantlar için cennet bir ortam kurduğunu iddia etmekte ve tüm mutantları bu adaya çağırmaktadır. Diğer yandan gelecekte, insanlarla mutantlar arasındaki savaş sonucu, Sentineller’in dünyayı harabeye çevirdiğine şahit oluruz.

Özellikle Wolverine’in solo sinema filminin gösterime girdiği dönemde yayınlanan, hem çizimleri,hem de konusu açısından oldukça hoş bir çizgi film. Tüm X-Men fanlarına tavsiye edilir.

http://www.imdb.com/title/tt0772145/


15 Ağustos 2009 Cumartesi

FİLM KRİTİK: Blood: The Last Vampire (2009)

Saya, iblisleri avlayan bir avcıdır. Baş iblis Onigen’in Japonya’daki Amerikan Üssü’ne ait lisede ortaya çıkabileceği istihbaratı üzerine, bir lise öğrencisi kimliğiyle okula kayıt olur. Saya okuldaki iblisleri ortadan kaldırırken, üs komutanının kızı da bazı şeylerden şüphelenmeye başlar.

Maalesef çok da başarılı bir uyarlama olduğunu söyleyemeyeceğim. Hikaye biraz aksayarak ilerliyor. Kullanılan özel efektler çoğu yerde amatörce. Ancak filmin bu gibi eksi yönleri göz ardı edilebilirse izlenebilir.

http://www.imdb.com/title/tt0806027/

2 Ağustos 2009 Pazar

FİLM KRİTİK: K-20: Kaijin niju menso den (K-20: Legend of the Mask) (2008)

II. Dünya Savaşı’nın hiç yaşanmadığı, alternatif bir 1949 Japonyasındayız. Halk tabakalara bölünmüş durumda. Meslek değiştirmek yasak. Başka bir sınıftan bir insanla evlenmek yasak. Böyle bir ortamda K-20 veya 20 Suratlı Canavar olarak adlandırılan bir hırsız türer. Önemli sanat eserlerini ve çok değerli mücevherleri çalmaktadır. Üstelik neyi çalacağını önceden polis teşkilatına haber vererek. Son olarak da Tesla’nın geliştirdiği kablosuz elektrik aktarım cihazının prototipini çalar.

Orijinal bir fikir, gayet hoş ve keyifli bir film. Sosyal mesaj verme çabasına girişme daha da keyifli bir film olabilirmiş.

http://www.imdb.com/title/tt1156395/