28 Ekim 2010 Perşembe

DİZİ KRİTİK: Paradox

Prometheus Innovation isimli uzay araştırmaları laboratuarından bir fizikçi polis merkezinden, iyi bir dedektif göndermelerini talep eder. Gönderilen dedektife bir dizi fotoğraf gösterir. Fotoğraflarda bir şiddet olayına ait olduğu izlenimi veren görütüler vardır. İşin ilginç yanı fotoğrafların bir önceki gece araştırma merkezinin uydusu tarafından gönderilmiş olması ve gönderilme anından yaklaşık 18 saat sonrasının tarihini taşıyor olmalarıdır. Fotoğrafların, gerçekleşecek bir terör olayıyla alakalı ipuçları içerdiğini düşünerek araştırmaya başlarlar.

İlgi çekici bir konu olduğunu kabul ediyorum ama dizinin menşei İngiltere olunca bir şeyler eksik kalıyor sanki. Bu dizide de durum bu. Enteresan mevzular gelişiyor ama tempo olması gerekirken tuhaf bir durgunluk, tutukluk hakim. İzlenebiliyor ama sahip olduğu heyecan potansiyelini yeterince iyi değerlendiremiyor.

http://www.imdb.com/title/tt1460746/

Theodore Kittelsen

Theodore Severin Kittelsen Güney Norveç’te bir kıyı kasabası olan Kragerø’da 27 Mayıs 1857’de doğdu. Sekiz kardeşin ikincisiydi. 11 yaşındayken babasını kaybetti. Ailenin geçimini sağlayabilmek için bir saatçinin yanında çalışmaya başladı. O yaşta bile çizimleri çevresindekilerin taktirini toplamaktaydı. 17 yaşında yeteneğini fark eden Diderich Maria Aall’ın maddi desteğiyle Christiana’daki (bugünkü Oslo) Wilhelm von Hanno Resim Okulu’nda eğitimine başladı. Burada iki yıl eğitim almasının ardından Münih’deki Akademie der Bildenden Künste’ye devam etti. 1879’dan itibaren Diderich Maria Aall artık kendisini destekleyememeye başlayınca dergiler ve gazetelerde çizerlik yaptı. Bir süreliğine memleketine döndü ve orduda hizmet verdi. 1882’de kazandığı bir burs sayesinde Paris’e gitti. Bu şehre pek uyum sağlayamadı ve 1883’de tekrar Münih’e gitti.

Sıla özlemi çektiği ve memleketinin doğasını özlediği için 1887’de arkadaşlarının da yardımıyla temelli olarak Norveç’e geri döndü. Bir süre kız kardeşi ve kayın biraderinin yanında kaldı. Kayın biraderinin dükkanının batmasından sonra Lofoten’deki Skomvær Deniz Feneri’ne bekçilik yapma işi için hep beraber oraya taşındılar. Skomvær’de geçirdiği iki yıl Kittelsen için oldukça verimli geçti. Burada yaptığı birkaç dizi çizim, kitap olarak yayımlandı: “Life on Narrow Means” (Fra Livet i de smaa Forholde, 1890), “From the Lofoten” (Fra Lofoten, 1890-1891) ve “The Sorcery” (Troldskab, 1892). Bunlar tamamı Kittelsen tarafından hazırlanan ilk kitaplardı. Ayrıca çizimleri için yazılar da hazırlıyordu ve bu konuda da yetenekliydi. Resimleri tabiattan olduğu kadar Norveç folklorundan ve efsanelerinden de beslenmekteydi.



1889’da Inga Christina Dahl isimli, kendinden on yaş genç bir kızla tanıştı. Birbirlerine aşık oldular ve birkaç ay sonra da evlendiler. Evlilikleri boyunca dokuz çocukları oldu.

Kittelsen Ailesi birkaç kez taşınmak zorunda kaldı. 1890’larda Kittelsen birkaç kitap yayınladı. İçlerinde en dikkat çekicisi “The Black Death” (Svartedauen) idi. Bu kitapta ressam Norveç’in Kara Ölüm denen veba salgınının pençesine düştüğü dönemi anlatmaktaydı. “Svartedauen”de hemen hemen tamamı Kittelsen tarafından yazılmış 15 şiir ve illüstrasyonlar yer alıyordu. Ana karakter olan Kara Ölüm’ü oluştururken Kittelsen sadece folklordan değil gerçek hayattan da ilham aldı. Evliliklerinin ilk aylarında oturdukları Skatey Kasabası’nda, yöre halkının ‘Veba’ lakabını taktığı, huysuz ve çirkin bir ihtiyar kadın tanımışlardı.

1893-1894 arası “Do Animals Have Soul?” (Hayvanların Ruhu Var mı?) (Har Dyrene Sjæl?) döneminde Kittelsen Satirik çizgisini sürdürdü. Kurbağaları, kuşları, böcekleri; partiler, düğünler, çocuk oyunları gibi alışılageldik insan etkinlikleri içinde resmetti. “Tiriril Tove” döneminde ise doğanın gizemlerine ağırlık verdi.

1911 tarihli “People and Trolls, Memories and Dreams” (İnsanlar ve Troller, Anılar ve Düşler) (Folk og Trold, minder og drømme) isimli kitabı aslında çocukluğu ile yetişkinliği arasındaki dönemi anlattığı bir otobiyografiydi. Yine bu dönemde folklor kolleksiyoncusu olan Peter Christen Asbjørnsen ve Jørgen Moe tarafından hazırlanan Norveç Halk Hikayeleri’nin (Norske Folkeeventyr) resimlemesini yaptı.



1908 yılında Norway Royal Order Saint Olaf Ödülü’ne layık görüldü.

Tüm bu yeteneğine ve başarılarına rağmen hayatının son yıllarını işsiz ve maddi sıkıntı içinde geçirdi. 1910’da yerel bir banka kredi talebini reddedince Lauvlia’daki evini satmak zorunda kaldı. Ailesiyle birlikte Oslo’nun kenar mahallelerinde ve Jeloja Kasabası’nda yaşadı. Hastalığı yüzünden yorgun düşse de son gününe dek çalışmayı sürdürdü 1914 yılında beş parasız olarak öldü.


Kittelsen’in tarzı Neo-Romantik akım ile Naif Resim arasında yer alır. Ülkesinde oldukça meşhur bir sanatçı olsa da her nedense uluslararası şöhrete kavuşamamıştır.



Yaşadığı dönemde ve sonrasında ulaşamadığı uluslararası üne ölümünden 80 yıl sonra Norveçli Black Metal oluşumu Burzum’un 1994 tarihli Hvis Lyset Tar Oss albümünün kapak resmi olarak Svartedauen’deki çizimlerden biri olan Fattigmannen’i kullanmasıyla kavuşmuştur. Ayrıca albümün kitapçığında sanatçının Mustad ve Pesta i trappen isimli resimleri yer almaktadır. Varg Vikernes’in bu resimleri kullanmasının sebebinin Kittelsen’in Norveçli olması ve resimlerini çok seviyor olmasının yanı sıra icra ettiği müziğin soğuk ve karanlık atmosferini en iyi sanatçının resimlerinin ifade etmesi olduğunu düşünüyorum. Aynı zamanda 1996 tarihli Filosofem albümünün kapağında da yine Kittelsen’in Op Under Fjeldet Toner en Lur adlı resmi kullanılmıştır.



26 Ekim 2010 Salı

FİLM KRİTİK: O Homem Que Copiava (The Man Who Copied) (2003)

Andre bir kırtasiyede fotokopici olarak çalışan bir gençtir. Annesiyle birlikte yaşamakta, kıt kanaat geçinebilmektedirler. Andre’nin iki hobisi vardır: Çizim yapmak ve geceleri dürbünüyle komşuları gözetlemek. Bu gözetlemeleri sırasında denk geldiği, kendi yaşlarında bir kızdan çok hoşlanır ve sürekli onu izlemeye başlar. Günün birinde kızı çalıştığı yere kadar takip eder ve bir yolunu bulup tanışır. Artık daha fazla paraya ihtiyaç duymaktadır ve bunun için planlar yapmaya başlar.

Bunca zamandır nasıl olduysa gözümden kaçmış, oldukça keyifli bir film. Fazla değilse de hafiften City of God’ı andırıyor. Sıkılmadan izleneceğini garanti ediyorum.

http://www.imdb.com/title/tt0367859/

DİZİ KRİTİK: Haven

İşine son derece bağlı ve işini son derece iyi yapan FBI ajanı Audrey Parker kaçak bir mahkumun peşine düşmek için Haven isimli kasabaya gider. Aradığı mahkum ölü olarak bulunmuştur. Olayın detaylarını araştırmak için bir süre bu ufak kasabada kalmaya karar verir. Burada vakit geçirdikçe, sessiz sakin görünen bu küçük kasabanın bir takım gariplikleri olduğunu keşfeder. Annesi ve babasını hiç tanımamış, yetimhanede büyümüş olan genç kadın burada aynı zamanda geçmişiyle ilgili ipuçları bulabileceğini de düşünmektedir.

Dizi, Stephen King’in romanından uyarlanmış olmasıyla ilgimi çekti. Ancak birkaç bölüm izledikten sonraki fikrim bolca klişeyle dolu, olayların-gizemlerin kolayca çözüldüğü, son derece vasat bir dizi olduğuydu. Ancak Supernatural vakasında olduğu gibi zamanla kendini bulabileceğini düşünerek biraz daha izlemeye karar verdim. Böylece zaten toplamda 13 bölüm olan dizinin ilk sezonunun yarısını geçmiş bulundum. Evet, ilerledikçe olaylar biraz daha enteresanlaşıyor ama vasatlık aynen devam ediyor. Son birkaç bölüm daha bir hoşlaşıyor ve izleyenin suratına tokat gibi patlayan bir sezon finali yapıyor. Önümüzdeki sezonu (çekilirse) sırf bu final yüzünden izleyebilirim. Ancak dediğim gibi, sezonun neredeyse tamamı yerlerde sürünür nitelikte. Bu yüzden tavsiyede bulunup bulunmamak konusunda kararsızım.

http://www.imdb.com/title/tt1519931/

11 Ekim 2010 Pazartesi

FİLM KRİTİK: Black Death (2010)

Kara ölüm olarak bilinen vebanın hüküm sürdüğü Ortaçağ İngilteresi’ndeyiz. Salgın yüzünden her gün onlarca insan ölmekte ve cesetleri yakılmaktadır. Bir manastıra bir grup asker çıkagelir. Civardaki ormanın içlerinde bulunan bir köyle ilgili söylentileri araştırmak için geldiklerini, kendilerine rehberlik edecek bir rahip aradıklarını söylerler. Manastırın en genç rahibi bu görev için gönüllü olur.

Sürpriz biçimde güzel bir film. Oyunculuk başarılı, hikayesi ilgi uyandırıcı, görselliği, karanlık atmosferi çok hoş. Zaten eski dönemlerde geçen, kılıç şakırtılı filmlere özel bir ilgim vardır. Filmin tek beğenmediğim yönü, gereksiz olarak kullanıldığını düşündüğüm titreyen-sallanan kameralı sahneler. Bunun dışında keyifle izlendiğini söyleyebilirim.

http://www.imdb.com/title/tt1181791/

FİLM KRİTİK: Jonah Hex (2010)

Jonah Hex, karısı ve oğlu eski komutanı tarafından katledilmiş, Amerikan İç Savaşı kahramanı, eski bir askerdir. Yaşadığı bu trajediden sonra ödül avcılığına başlamıştır. Ayrıca ölülerle konuşabilme yeteneğine sahiptir. Günün birinde Amerikan Hükümeti tarafından, büyük çaplı terörist bir eylemi engellemesi için tutulur.

Ülkemizde pek bilinmese de Jonah Hex aslında bir çizgi roman karakteri. Hiç okumadığım –hatta yakın bir zamana dek haberdar dahi olmadığım için- aslına uygun bir uyarlama olup olmadığı konusuna değinemeyeceğim. Ancak şunu söyleyebilirim ki beklediğim gibi kötü bir film değildi. Hele de IMDB’de aldığı 4.4 gibi bir puanı hiç hak etmiyor. Evet, böyle bir hikaye, böyle sağlam bir oyuncu kadrosuyla daha iyi bir iş çıkarılabilirdi ama söylendiği gibi berbat bir film de değil. Ancak beklentiniz çok da yükselmesin; sadece keyifli bir seyirlik, o kadar. Filmin atmosferi, görselliği gayet başarılı. İkinci yarısında tempo artıp hikaye biraz yavanlaşsa da sıkmadan izletiyor kendini.

http://www.imdb.com/title/tt1075747/

FİLM KRİTİK: Predators (2010)

Bir grup profesyonel asker vahşi bir ormanda gözlerini açarlar. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelme bu askerler ne birbirlerini tanımakta, ne nerede olduklarını bilmekte, ne de oraya nasıl getirildiklerini hatırlamaktadırlar. Önce birbirleriyle çatışsalar da bu vahşi ve bilinmeyen coğrafyada hayatta kalabilmek için birlikte hareket etmeleri gerektiğini anlarlar.

1987 yapımı ilk Predator filminden sonra 1990’da ikincisi çekilmişti. Aradan geçen 20 yıldan sonra (Alien vs Predator’ları saymazsak) beklenen devam filmi geldi. Öncelikle ilk filmdeki gibi olayların ormanda geçiyor olması, karakterlerin yine asker olması artı puan. Oldukça klişeleşmiş olaylar, diyaloglar, mevzular olsa da sonuçta bir aksiyon filmi; öncülü gibi türe bir yenilik katmasını beklemiyoruz. Bir devam filmi olarak tatmin edici derecede. Aksiyon abartıya kaçmayan, makul bir dozda. Filmin en büyük dezavantajı başrolün Adrien Brody’e emanet edilmiş olması. İster istemez insanın “Piyasada aksiyon oyuncusu kıtlığı mı yaşanıyor?” diye sorası geliyor. Her ne kadar bu tip filmlerde sıkça izlemiş olsak da Vin Diesel, Jason Statham gibi bir oyuncuyu izlemek eminim daha keyifli olacaktı. O melül bakışlarıyla Brody karizmatik, sert, anti-kahraman tiplemesinde son derece sırıtmış. Hele ki boğuk bir ses tonuyla konuşması iyice yapmacık durmuş. Ayrıca ikinci filmdeki Alien göndermesi gibi bu filmde de öylesi bir gönderme, bir hoşluk, bir sürpriz görmeyi beklerdim doğrusu. İlk (iki) filmin hayranları için izlenmesi zorunlu.

http://www.imdb.com/title/tt1424381/

FİLM KRİTİK: The Last Airbender (2010)

Dünyada dört farklı elementle özdeşleşmiş dört farklı ulus vardır: Hava, Su, Toprak ve Ateş. Bu halkların bükücüleri, bu elementlere hükmedebilmektedirler. Sadece Avatar dört elemente de hükmedip, halklar arası barışı korumaktadır. Ancak son Avatar yaklaşık yüz yıldır kayıptır. Bunu fırsat bilen Ateş Ulusu, diğer ülkeleri ele geçirmekte, bükücüleri tutuklamakatadır.

Kötü bir film bekliyordum ve gayet kötü bir film izledim. Film sanki yıllardır film çeken usta bir yönetmenin değil de ilk filmini çeken acemi bir yönetmenin elinden çıkmış gibi. Night Shayamalan son birkaç filminde, bir öncekinden daha kötü bir film çekmeyi başarıyor. Her bölümü 25 dakika olan 20 bölümlük bir sezondaki her şeyin 100 dakikaya sığdırılmasını beklemek abes olur ama film boyunca işlenen neredeyse her şey apar topar geçiştirilmiş. Karakterlerin tümü çizgi filmdeki derinliklerinden yoksun. Ne Sokka’nın saçma esprilerine ve sakarlıklarına şahit olabiliyoruz ne de Aang fırlamalıklarına. Hatta tam tersine Aang film boyunca son derece suratsız, neredeyse hiç gülmüyor. Kimi dövüş sahnelerinde hiç gereği yokken ağır çekim kullanılmış. Element bükerek gerçekleşen dövüş sahneleri son derece tutuk ve itici olmuş. Toprak bükücülerin köyünde gerçekleşen dövüş sahnesi ise acınası dercede komik. Sonuçta sadece bir uyarlama olarak değil film olarak da gayet kötü.

Tüm bu olumsuz eleştiriler ve gişe başarısızlığının ardından devamının çekilmesi şüpheli. Bu yüzden filmi izlemeye niyetlenenlere –daha önceden izlemiş olsun olmasın- çizgi seriyi izlemelerini öneririm.

http://www.imdb.com/title/tt0938283/

FİLM KRİTİK: Cargo (2009)

Dünyada hayat perişan bir halde sürmektedir. Yeterli paraya sahip şanslı insanlar Rhea isimli yaşanabilir durumdaki gezegene gitmektedirler. Laura isimli genç kadın da yeterli parayı toplayabilmek için yolculuğu yıllarca sürecek bir kargo gemisinin mürettebatına doktor olarak katılır. Yolculuğun büyük bir kısmı derin uykuda geçecek, vardiyası sadece birkaç ay sürecektir. Ancak vardiya döneminde gemide tuhaf bir takım olaylar gerçekleştiğini fark eder ve ekibin diğer üyelerini uyandırır.

Her ne kadar çoğunlukla ortaya çok orijinal fikirler çıkmasa da gezegenler arası uzun süreli göreve çıkan uzay gemisi temalı filmleri severim. Hemen hemen tümünde, yolculuğun bir aşamasında bir şeyler ters gitmeye başlar. Bu filmde de bu klişe tekrarlanıyor. Buna rağmen filmin ilk yarısı gayet akıcı ve gerilimli işliyor. Ancak ikinci yarıda aynı başarı yakalanamıyor ve film tökezlemeye başlıyor. Sonuçta ortalamanın üstüne çıkamayan bir film olduğunu söyleyebilirim.

http://www.imdb.com/title/tt0381940/

KİTAP KRİTİK: Rüzgarsız Şehir – Cenk Eden

Gelecekteyiz. Son derece karanlık bir dünya tablosu. İnsanlar alt ve üst olarak iki sınıf olarak yaşamaktadır. Geliştirilen bir alet sayesinde insanlar istedikleri rüyaları görebilmektedirler. Ancak günün birinde ünlü bir VJ olan Ayça’yla ilgili rüyaları kiralayanlar birer birer öldürülmeye başlar. Bu cinayetleri polisin yanı sıra başka birileri de araştırmaktadır.

Hem bilim kurgu hem de polisiye olarak son derece başarılı, anlatımı oldukça kuvvetli, çok hoş ayrıntılarla süslenmiş ancak bugüne dek hak ettiği ilgiyi görememiş bir kitap. Bilim kurgu okurlarına da polisiye okurlarına da mutlaka okumalarını öneririm. Keşke tutsaydı da başka Kim Kessler maceraları okusaydık dedirtiyor.